Pages

20.5.10

God is an Astronaut













Hatırlar mısınız veya gittiniz mi bilmiyorum ama 12 Kasım 2009 tarihinde Irlandalı post-rock üçlüsü God is an Astronaut ikinci kere (ilki Barışarock 2007) ülkemize teşrif etmişlerdi. Jolly Joker Balans denilen koridor gibi ufak bu mekanda tahmin etmediğim bir izdiham olmuştu. Harika görselleri, o dandik ses düzeniyle albümden daha iyi çalınan parçalarla herşeyi unutturmuştu bana adeta. Seneler önce gelen Mogwai konseri kadar iyi vakit geçirmiştim neredeyse.

Bir daha ne zaman gelirler bilemiyorum ancak geçen haftlarda grubun son albümü "Age of The Fifth Sun"'ı dinleme olanağım oldu. Bu arada grubun ismi nereden geliyor diye soracak olan benim gibi meraklı arkadaşlar için açıklayayım. 1990 yılında çekilen Nightbreed isimli Clive Barker'ın yönettiği filmde geçen bir diyalogdan geliyor. Hemen heyecan ve aksiyon dolu videolu ispatı için de:






Albüm yine bildiğimiz GIAA (samimiyetten kısaltıyorum artık). İsimlerine yakışır şekilde dinleyeni fezaya götürüp getiren, post-rock'ın karamsarlığını yer yer giren sert gitarlar, elektronik öğelerle destekleyen, önceki kliplerindeki gibi atom bombalarını patlatırken, yeri geldi mi uzay boşluğuna yerleştiren parçalarla dolu. İlk single olan "Shining Through" zaten beğenilmişti ama daha ilk parçadan roketi fırlatan "Worlds in Collusion", yere indiren ve süründüren "Lost Kingdom" ve albüme adını veren, sayısız kere de dinlediğim "Age of The Fifth Sun" ile bana tekrar yollarını gözleme pozisyonunu aldırdılar. Ne kadar özlediğimi anladım.

Bu arada feza, roket dedik, post-apocalyptic zamanlardan söz ettik. Nedir ne değildir kısmını benim yerime şöyle favori parçalarımdan oluşan bir video silsilesi tercüman olsun diyerekten sona yine serpiştiriyorum atom tanelerini. Dikkatli dinleyin, okulda göstermezler bunları.

İlk olarak harika klibiyle 2002 yılındaki albümlerine ismini veren "The End of the Beginning" gelsin o halde:







Yine aynı albümden çok sevgili "Coda":






Yeni albümden ilk single olan "Shining Through":






Artık canlı performanslara geçelim. "Far From Refugee" albümünden "Tempus Horizon":






Her seferinde beni dağıtmayı başaran "Echoes". 2008 çıkışlı "God Is An Astronaut" albümünden:






70 dakikalık bir live video da gelsin o halde doymadım diyenlere:






Eh sonunda da yeni albüme adını veren parçayla bitirelim de rahatlayalım:

11.5.10

Al Sana Reklam!



Animasyon ve grafik alanında sağlam örnekler veren, Uluslararası Cannes Lions Reklam Festivali’nde bir çok ödül alan Alman stüdyosu Sehsucht’un Lamborghini Gallardo için hazırladığı son reklam gerçekten de çok etkileyici. Her ne kadar reklam sektörünün kolpalıkları can sıksa da, illa ki maruz kalacaksak bari böylesine maruz kalalım. İrrite edici bir müzik eşliğinde, inekleri uçurmakla olmuyor bu işler…

Düştüm Mapus Damlarına


Escape from Alcatraz, American History X, Das Experiment, Felon, Hunger, The Shawshank Redemption, Papillon (Tatar Ramazan efsanesini de unutmayalım) ve muhtemelen gecenin bu saatinde aklıma gelmeyen zilyon tane daha başarılı örnek... "Ulan n'oluyo, blog su gibi akıyordu, şık albümler, cillop gruplardan nerelere geldik, ne işimiz var mapus köşelerinde" demeyin.. Saat olmuş dört kusur... Sabah işe gitmek gerek... Dergiye de yazılacak formalar dolusu yazı var... Ama az önce izlediğim Celda 211 için bir şeyler fışkırtarak blog'a siftahı yapma gazındayım...



Aslında küçük bir flashback yaparak geçen hafta izlediğim yine bir Avrupa yapımı olan Un Prophète ile söze başlamalıyım. Film, Malik El Djebena isminde daha ergenlik sivilcilerini yeni söndürmüş 19 yaşındaki bir Arap gencin çocuk ıslah evinden tam teşekküllü -ve bol psikopatlı- bir yetişkin (!) hapishanesine terfi olmasıyla başlıyor. Hapishanenin kontrolünü elinde tutan Korsikalı ırkçı bir ekürinin ayak işlerini yapması için yancı olarak ona bir iş veriliyor. İlk icraatı da Araplar için çok önemli bir ismi öldürmek. Ona oldukça iyi davranan Reyeb ismindeki Arabı kendi kıçını kollamak için mecburen öldüren El Djebena filmin kalanında bunun vicdan azabını çekerek hayatta kalmak ve vicdanını rahatlatmak için fırsatları iyi kollayıp kendi hükümdarlığını kuruyor. Bu epik filmi "şöyle güzel, böyle güzel" diye ballandırmama gerek yok, zaten Oscar'dan, Bafta'ya, Cesar'dan Altın Palmiye'ye neredeyse bütün büyük ödüllere aday oldu.



Daha Fransızların bu başyapıtını tam olarak sindirememişken -hala bazı sahneleri de gözümün önünden gitmiyor- az önce izlediğim Celda 211 de beni benden aldı. Hamile eşine bakabilmek için gardiyan olarak işe başlayan kahramanımız Juan hapishane yönetiminin gözüne girmek için daha görevinin başlamasına bir gün kala oryantasyon için hapishaneye gider. Cenabetlik bu ya, en psikopat, en arıza mahkumların tutulduğu özel bölümdeyken bir anda çıkan isyanın ortasında kalır. Sivil kıyafetli olduğu için onların arasına kaynayıp kimliğini belli etmeden başta mahkumların lideri manyak Malamadre olmak üzere alayına ayar verir. Hapishanede bulunan bir kaç ETA üyesini rehin aldıklarında işler bambaşka bir hale dönüşür...



Daha fazla spoiler işine girmiyorum zaten anlattığım kısım filmin sadece ilk 10 dakikası. İşlerin nereden nerelere vardığını hayretler içerisinde izleyip bir an hapishanede o manyaklarla olmayı bile isteyebilirsiniz. Evet filmde fazlasıyla sert sahneler var, hatta nefret ettiğim Gore janrına bile girebilir. Fakat Gore filmlerdeki seyirciye şov yapan o anlamsız, nedensiz pornografik şiddet yerine, doğru yerlerde ve doğru şekillerde bir şiddet kullanımı var. Yani Hostel'deki parmak koparmalar ya da ucuz Hollywood filmlerindeki gibi benzinci tuvaletinde pense ile haya patlatmak gibi gereksiz ve gerzekçe sahneler yok.
Celda 211 gerçek bir hapishanede çekilmiş ve figüranların da büyük çoğunluğu gerçek mahkumlar. Yani mahallenin spor salonundan yevmiye+yol+yemek anlaşmasıyla toplanan, kulaklarından steroid fışkıran dövmeli Hollywood figüranları yerine harbi abilerin rol alması filmdeki gerçeklik hissini arttırıyor.
Bu iki film açıkça gösteriyor ki Avrupalılar'ın hapishane filmlerine bakışları Amerikalılar'dan çok daha farklı. Nispeten bir hapishane filmi sayılabilecek 2001 tarihli Alman yapımı Das Experiment'te de bunu görmüştük. Avrupalı'nın entellektüel ve eleştirel bakış açısı hapishane ve suçluyu hayvan değil kurban olarak görürken Hollywood'ta işler bambaşka. Her ne kadar çok başarılı filmler olsa da American History X, Shawshank Redemption ve diğerlerinde izleyiciye kanuna karşı gelirsen işte bu cehenneme girersin (misal duşta sabununu düşürürsen adamı affetmezler klişesi) mantığı var.
Özetle Un Prophète ve Celda 211 asla "bir ara izlerim ya" denip ertelenecek -sonra da unutulacak- filmler değil, bir an önce edinin izleyin...

CELDA 211



UN PROPHÈTE