Pages

25.12.10

Smooth


İnsanoğlunu en iyi betimleyen organları burnu –daha doğrusu koku alma duyusu- ve midesidir. Çünkü her şeyden önce ikisi de işlev olarak vücudun en tembel ve aptal bölümleri. Mesela üzerinize duty-free'den yarı fiyatına almış olmanıza rağmen yine de maaşınızın önemli bir yüzdesini verdiğiniz parfümünüzü her fısta içiniz kan ağlayarak üzerinize sıktınız. İlk birkaç dakika –sloganındaki gibi dinç, ferah, zinde, genç, ateşli hissettirmeye programlamış- kokusunu alır ve kendinizi reklamındaki üzeri çıplak David Beckham gibi karşı konulmaz, bir bakışla hatunların dizlerini zangır zangır titretecek gibi hissedersiniz. Fakat nedense her geçen saniye koku azalır. Bunun nedeni içinde havaya karıştıkça azalan alkol miktarından çok burnunuzun tembelliğidir.

Aynı koku alma duyumuz gibi, keyifli bir şeyi yapmayı sürdürdükçe ademoğlunun o şeyden aldığı keyif sanki git gide azalmak üzerine programlanmıştır (bakınız; Marjinal Fayda Kanunu). Her gece başka hatun yetmedi mi, haydi threesome’a. Threesome sıktı mı, yallah dörtlüye veya sado mazo münasebetlere. Onlar da mı kesmiyor, uzak doğu seks öğretileri ne işe yarıyor sanıyorsunuz?
Alkol yeterince kafa mı yapmıyor? Yürüyün ota, kokaine, eroine, morfine. İstediğiniz kadar yükselemediniz mi? İstikamet transandantal meditasyon, marş marş! (Öğretinin ismi ne kadar zor yazılırsa doğru orantılı olarak kafa yapma kapasitesi ve yine aynı şekilde kurs ücreti de o denli yüksek olur.)

Velhasıl gözü doymazlık genlerimizde işlemiş. Aynı burnumuz gibiyiz. Keyif zaman çizelgesi her zaman alçalan bir eğimde ve tüketim toplumunun keyif endüstrisi (tanımını hayal gücünüze bırakıyorum) bu eğimi günden güne daha da dikleştiriyor, yani zevk alma sürelerini kısaltıp kısa süre sonra sıfır noktasına –hatta eksilere- düşürüyor.

Doygunluk durumunda burnumuz, yoksunluk durumunda da midemiz bize benziyor. Karnınız ne kadar aç olursa olsun, iki parça bisküvi, biraz su –ya da daha makbulü kahve- ve üzerine yakılan bir sigara ile birkaç dakika içinde salgılanan enzimler sayesinde aptal midemizi meşgul ederek geçici süreliğine bir doygunluk hissi yaratmak mümkün (hayatını böyle geçiren insanlar tanıyorum).

Yaşam rutininiz içerisinde sizi besleyen, kafanıza veri akışını sağlayan, vücudunuza endorfini salan, kısacası sizi siz yapan her şeyden koparak büyük bir yoksunluk içerisinde beyninizi lahanaya çevirerek yaşadığınız bir dönem hiç oldu mu? Eğer Zen yoluna baş koymuş bir shaolin rahibi, hapse düşmüş bir gezgin, ıssız bir adada mahsur kalan bir sosyopat, zaman makinesinin yaptığı arıza ile geleceğe gitmeye çalışırken dinozorlar çağına düşüp geri dönemeyen bir geek, televizyon olmayan bir yerde birkaç gün geçirmek zorunda kalan dizi bağımlısı gibi durumlarda hiç kalmadıysanız midenizin bu özelliği ile varoluşunuz arasında bir bağlantı kuramayabilir ve bana “ne diyon lan!” çekebilirsiniz.

Böyle bir durumda kaldığınızda –bu durumun zorunlu, sizin tasarrufunuz dışında bir şekilde vuku bulması gerek- uzun zamandır sizin için keyif olmaktan çıkmış, günlük hayat rutininizde sıradan gibi gördüğünüz şeyler bir anda size gününüzün en keyifli dakikalarını yaşatabilir.

Mesela Browni Intense eşliğinde “hüplet” pipetli Nesquik muzlu süt içmek. Akşam menüsündeki, içinde sümüğe benzeyen yeşil ve ne olduğu belli olmayan şeyler yüzen tuzsuz çorba, çamura benzeyen karnabahar yemeği, içinden lastik eldiven çıkabilen, üstü nanoteknoloji kullanılarak sertleştirilmiş süper çelik, altı ise kaynamaktan manyamış mantı kıvamında kokuşmuş lorlu börek ve bünyesinde barındırdığı, normal şartlarda homojen hale getirilmiş olması gereken ama kil formunda topak topak olmuş nişastayla beygir spermine benzeyen bir muhallebiyi yemektense “çikolata kaplı, krema dolgulu kek” -ya da diğer tarafında yazdığı üzere “chocolate covered & cream filled cake”-%40 çikolata içeren ETİ’nin oscarlık performansı Browni Intense, insanda Paris’teki bir kafede 45€’luk bir Crème Brûlée yiyormuş hissi yaratabilir. Yanında hüpletilen muzlu süt de çift haneli basamakta yıllanmış bir Bordeux şarabı tesirinde bulunabilir.

Aynı şekilde, gün boyu Ankaralı Turgut, Ankaralı Namık, Ankaralı Muhittin, Ankaralı Armut, Ankaralı Hanzo ve türevi müziklere maruz kalınan bir ortamda 2+1 dandik subwoofer’lı bir sistemde dinlenen kaliteli herhangi bir müzik de insanda orgazm etkisi yaratabilir, kişiye astral seyahat bileti verebilir.

Smooth bende son zamanlarda böyle bir etki yaratıyor. Zaten çok güvendiğim bir site olan Trip-hop.net’in Les Albums Indispensables (vazgeçilmez albümler) bölümü dinleyiciyi pek şaşırtmaz ve mutlaka doğru yol gösterir. Rast gelip edinme şerefine bin bir güçlükle nail olduğum ve hertürlü kültürel endüstri ürününe aç olduğum bir dönemde imdadıma yetişen Parade isimli albüm ilk dinleyişlerimde bana ne idüğü belirsiz gibi geldiyse de her tekrarda beni daha da kendime getirdi ve siteye olan güvenimi daha da sağlamlaştırdı. Özellikle albümdeki “I’ll Be Your Animal”, “Friendly Yours”, “She’s Coming Back” ve “My Body” gibi birbirinden oldukça farklı lezzetlerde, gayet başarılı çalışmalar. Bu albümü tür olarak tanımlamaksa imkansız. Sınıflandırmaya kalksanız çok az müzik türü satırın dışında kalır. Özetle Smooth’un Parade albümü son derece deneysel ve karmaşık tınıların birleşiminden oluşan oldukça iyi bir bir bütün.

Fakat yine de beğenilerim şu sıralar ne kadar güvenilir kestiremiyorum. Söylediğim gibi bir süredir müzik dinleyebilmek dışında diğer en büyük keyfim İnci Pastanesi profiterolü yermişçesine keyif alarak Browni Intense ile muzlu süt tüketmek. Gerisini siz düşünün…

20.11.10

Philip!.. K!.. Dick!..


Hayatım boyunca bilimkurguya takıntılı bir insan oldum. Daha okuma yazma bilmezken dedemin devasa kütüphanesindeki ansiklopedilerden uzay, yıldız, gezegen fotoğraflarına bakarak saatlerimi harcardım. Daha sonra ilkokul yıllarımda okumayı söker sökmez Jules Verne kitaplarına sardım. Ay'a Seyahat, Denizler Altında 20.000 Fersah, Balonda Beş Hafta, Esrarlı Ada, 80 Günde Devr-i Alem, Dünyanın Merkezine Yolculuk, Kaptan Grant'ın Çocukları, Karpatlar Şatosu gibi eserleri yalayıp yutarken diğer yandan da eve alınan video ile bilimkurgu sinemasına da giriş yapmış oluyordum. Video kasetçi aynı zamanda bizim dükkanın müşterisiydi (esnaf dayanışması) ve bu sayede istediğim an gidip hesaba yazdırarak beğendiğim filmi alabiliyordum (o zamanlar filmler için yaş sınırı falan kimse sallamazdı). Bu sayede Star Wars, Alien ve Back To The Future serileri ve Blade Runner, Terminator, Robocop, Total Recall gibi efsanelerle daha ilkokulun ilk sınıflarında tanışıyordum (o yaşlarda gidip kaset rafından Stalker'ı, Solyaris'i, 2001: Space Odyssey'i seçmem pek imkan dahilinde değildi).

İşi öylesine bir bilimkurgu fanatizmi boyutuna getirmiştim ki ilkokul 3. ya da 4. sınıftayken öğretmenimiz bizden okuduğumuz bir kitabı sınıfta tanıtmamızı istediğinde herkes dönemin trendi Ökkeş serisi ya da Gülten Dayıoğlu kitapları ile sunumlarını yaparken ben Tanrıların Arabaları'nın tuğla gibi ilk basımıyla tahtaya kalkıp ufacık veletlere evrende milyarlarca yıldız olduğunu (önce tabi milyarın ne kadar çok bir sayı olduğunu anlatmaya çalışarak), ardından da böylesine büyük bir alanda eğer sadece biz varoluyorsak bunun ne kadar büyük bir yer kaybı olacağından bahsederek işi uzaylılara getirince öğretmenimiz hayretler içerisinde beni izledikten sonra annemi okula çağırmıştı.



Philip K. Dick (PKD) denen adamla tanışmamsa hayli geç oldu. Üniversiteye başladığım yıllarda Karanlığı Taramak (A Scanner Darkly) elime geçti. Okuduktan sonra kendi kendime epey küfredip bunca yıldır böyle bir cevheri nasıl gözardı ettiğimi sordum kendime. PKD daha önce okuduğum hiçbir bilimkurgu yazarına benzemeyen tarzıyla beni can evimden vurmuştu. Biraz araştırınca bu adamın Blade Runner ve Total Recall gibi başyapıtlarda imzasının olduğunu da öğrendim. Aslında onunla çocukluğumdan beri tanışıktım ama öncesinde bunun farkında değilmişim. "Almanlar ve Japonlar II.dünya savaşından galip ayrılsalardı bugün dünya nasıl bir yer olurdu?" sorusu ile rafta adeta "beni al, beni al!" diye bağıran Yüksek Şatodaki Adam'ı (The Man In The High Castle) bir çırpıda bitirdim ve PKD'ye duyduğum hayranlık daha da arttı. Ubik'te ne kadar uçmuş olduğunu farkedip hayrete düşerken Çığrından Çıkmış Zaman (Time Out Of Joint) ve Simulakra (Simulacra) gibi küçük cep kitaplarında bile yarattığı hikayeleri nasıl bir hayalgücüyle yazdığını görüp kendisini epey kıskandım.

Paralel evrenlere takıntısı, seçtiği karakterlerin hergün yiyip içtiğimiz, beraber sarhoş olup dağıttığımız kişiler içinden seçilmesi, hikayelerinin genelde -Asimov ya da Arthur C. Clarke'ınkiler gibi- çok uzak bir gelecekte değil de günümüzde ya da çok yakın bir gelecekte geçmesi, sisteme getirdiği ağır eleştiriler PKD'nin tarzında en çok öne çıkan ve kendisini favori yazarım kılan noktalar oldu her zaman. Kısacası bir PKD hikayesini sevmeme şansım pek yoktur. Bu nedenle genelde kitap alırken şöyle bir göz gezdirir ve okumadığım bir PKD kitabı bulursam balıklama atlarım. Geçtiğimiz günlerde Albemuth Özgür Radyosu'nu görünce beni neyin beklediğini bildiğimi sanıyordum çünkü PKD'nin en baba eserlerini okuduğumu ya da en azından sinemaya uyarlanmış hallerini izlediğimi düşünüyordum.

Albemuth Özgür Radyosu'nda PKD, diğer romanlarının aksine kendisini anlatıyor. Gerçekten kendisini ama. Bilimkurgu yazarı, Yüksek Şatodaki Adam ile Hugo ödülü kazanmış Philip isminde bir yazarın ve en yakın arkadaşı olduğunu iddia ettiği Nicholas diye birisinin başından geçen hikaye Berkley'de başlıyor. Berkley gerçekten de PKD'nin büyüdüğü şehir. [Küçük bir anekdot -kitapta bahsetmese de- PKD Berkley High School'da bilimkurgunun bir diğer efsane ismi Ursula K. Le Guin ile sınıf arkadaşı. İkisi beraber aynı dönemde mezun oluyorlar. Lisenin o dönemki diğer mezunlarının hayatta nerelere geldikleri sorusu da epey merak uyandırıcı].

Nicholas, PKD'nin anlattıklarına göre Berkley'in neredeyse tamamı gibi sol görüşte. Hatta ordudan atılmak için kendi silahını bozan bir karakter. Bu şekilde üniversiteden de kovulunca bir plak dükkanında çalışmaya başlıyor. [PKD'nin yazarlık yaptığı dönemde maddi güçlükler çektiği -zira kendisi ölümünden sonra değeri anlaşılan yazarlardan- ve bir plak dükkanı işlettiği biliniyor.] Sonrasında Nicholas geceleri rüyalarında VALIS denen bir çeşit yıldızlar arası iletişim ağıyla etkilişime geçiyor. Çok uzak bir yıldızdan gelen bu sinyalleri telepatik olarak algılıyor ve VALIS onun hayatını değiştirecek kararları almasında yardımcı oluyor (mesela küçük çocuğunda henüz hiçbir doktorun farketmediği bir doğum kusurunu bildirerek çocuğun hayatını kurtarıyor). Olayların geçtiği tarih 50'ler 60'lar olsa da hikaye farklı bir paralel evrende ilerliyor. Bu evrende de JFK suikasta uğruyor, Amerika Vietnam'da savaşıyor, PKD Yüksek Şatodaki Adam kitabıyla Hugo Ödülü'nü kazanıyor. Buraya kadar herşey tamam, fakan Ferris F. Fremont isimli  şahıs (Nixon ve Mccarthy'nin karışımı bir karakter) başkan seçilip birey haklarını yok ediyor ve bir polis devleti kuruyor. Soğuk savaş yıllarının paranoyaları, cadı avı dönemleri bu paralel evrende çok daha uç noktalarda yaşanıyor. VALIS'in tek amacının Nicholas'ın hayatını değiştirmek olmadığı da ortaya çıkıyor. Zira VALIS onbinlerce yıldır yeryüzündeki canlılarla farklı şekilde iletişime geçmiş ve bu sayede gezegende olan biten herşey üzerinde etkili olmuş, gerektiğinde devreye girerek dünyaya ve insanlığa rot balans ayarı çekmiş bir yapay zeka. VALIS peygamberlere tanrı olarak gözükmüş, kahinlere ilham vermiş bir nevi yapay tanrı. PKD ve Nicholas'ın evreninde de Ferris F. Fremont'u devirerek insanlığa kıyak geçmeye çalışıyor.

Rivayetlere göre Nicholas olarak da kendisini ve başından geçen bazı deneyimleri anlattığı Albemuth Özgür Radyosu'nun PKD'in en büyük başyapıtı olduğuna bence şüphe yok. Eğer hayatınızda hiç PKD okumadıysanız önce okuyabildiğiniz kadar okuyun, onu iyice anlayın, tanıyın, daha sonra Albemuth Özgür Radyosu'na başlayın. "Yok bu herif beni sarmaz" diyorsanız da az önce okuduğuma göre kitap filme çekilmiş ve bazı festivallerde gösterilmeye başlanmış. Yakında ya kendi festivallerimizden birinde gösterilir ya da divx olarak indirilebilir kıvama gelir, haberiniz olsun.

*Az önce farkettim, acaba PKD'nin ölümünden sadece birkaç gün sonra doğmuş olmam VALIS'in bir oyunu olabilir mi?

PKD Filmleri:

Blade Runner (1982)





Total Recall (1990)





Screamers (1995)





Impostor (2001)





Minority Report (2002)





Paycheck (2003)





A Scanner Darkly (2006)





Next (2007)

15.11.10

Machete



Bazı özel (daha çok da milli) meselelerden dolayı bir süredir (3 ay 3 gündür) kültürel sanayinin çıktılarından muaf durumdayım. Yeni çıkan albümler, filmler, siteler vs. maalesef yeni -ve geçici- hayat rutinimin içine hiçbir şekilde dahil olamıyor. Durum o kadar vahim ki aylardır buraya ilk kez bir kaç yüz vuruşluk bir yazı yazma şansı bulabiliyorum. Yalıtılmış minik dünyamda kafatasımın içindeki yumuşak şeyin git gide bir lahanaya dönüştürüldüğünü hissederken, bazı girişimlerde bulunarak ve bu vaziyete "çüş!" diyerek kendime uzun süredir sabırsızlıkla beklediğim Machete'i izleme fırsatı yarattım (bu fırsatı nasıl yarattığım apayrı bir yazı konusu).



Geçen 95 günlük süreçte izleyeceğim ilk film olması (3 yaşımdan beri hayatımda böyle bir dönem olmamıştı), Steven Segal, Don Johnson, Danny Trejo gibi çocukluğumun VHS dönemi kahramanlarını, Robert De Niro gibi yüce bir ismi, Jessica Alba, Michelle Rodriguez ve Lindsay Lohan gibi post-ergenlik dönemimin hatırı sayılır hatunlarını bir araya toplaması ve üstelik bu işe imza atanın da Sin City, El Mariachi, Once Upon A Time in Mexico, From Dusk Till Down gibi -kanımca- başyapıtlara imza atmış bir adam olması -ki bu Robert Rodriguez oluyor- nedeniyle seçimime oldukça güveniyordum. Yazının buraya kadarki geliş noktası okuyan kişiye filme bir bok atma havasında olduğumu hissettirebilir. Okuyan kişi nispeten haklıdır, nispeten de değildir. Şöyle ki, film aslında gayet başarılı. "İyi", "hoş", "izlenir", "güzel", "başarılı", "vay ulan", "üfff", "koppuyor" gibi yansımalarla ifade edilebilir, hakkını da verir. Benim takıldığım nokta bu "B Film" konseptinin bokunun çıkmış olması.


B Film repertuarı, ki bünyesinde VHS kaset dönemi efsaneleri Michael Dudikoff'lu American Ninja serisi, uzaylı Badi, bitik Dolph Lundgreen filmleri, Dünyayı Kurtaran Adam, Turist Ömer, Steven Segal sinemasını barındırır. Enteresandır, sözlerle anlatılmaz. 80'lerde ilkokulda sabahçıysan okul dönüşü eve kaset alır izlemek için ödevlerini sallarsın, videoya kasedi takar babaanneye patates kızarttırırsın, litrelik cam şişe kolayı da kafaya dikersin. İyilerin kötüleri eşek sudan gelene kadar dövüşünü gaza gelerek izlersin. O filmlerde şimdiki anti kahramanların falan esamesi okunmaz, iyiler salt iyi, kötüler de -özel efektler gibi- harbi kötüdür. Kısacası eşeğe altın semer de vurulsa yine eşekse neden altın semer vuralım, biz eşeği olduğu gibi kabullenmiş sevmişiz, ingiliz tayını photoshopla eşek yapmak neden?

Machete kötü bir filmdir demiyorum. Film -harbiden- iyidir, hoştur ama demek istediğim 20 milyon dolar harcarsan o film B Film olmaz. Eğer o kadar para harcayıp B Film kafasında bir film çekmek istersen işte o tetris grafikleriyle PES oynamaya benzer. Velhasıl özet olarak konsepte kılım. Kimse bana günümüzde B Film çekmek Hollywood sinemasına bir başkaldırıdır, eleştiridir, höttür, püttür, düdüktür demesin. İlla isyankar bir bünyedeysen alırsın bir handcam; işte Dogma 95, işte deve, ya çekersin, ya gidersin.

20 milyon dolara B Film konseptinde ve -dolayısıyla görüntü kalitesinde- film çekmek bana hayatımda kullanmayı en çok istediğim ama bir türlü kullanma fırsatı bulamadığım atasözünü ilk kez -sanırım- yerinde kullanma fırsatı tanıyor; Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu bre Sinyor Rodriguez!?... (İlk kez kullandığım için sonuna ünlem mi, soru işareti mi, yoksa üç nokta mı koyacağımı bilemedim).

Haa illa "B Film kafası isteriz" diye tutturursanız da Black Dynamite'ı şiddetle tavsiye ediyorum.

13.11.10

Radiohead - Live in Praha











Enlem boylam hesaplarına girildiğinde, Radiohead "yalnız ve güzel" ülkemize bundan 10 sene önceki Selanik konserinde en yakın olmuştu. O yıl malesef benim için ÖSS yılıydı. 18 yaşındaydım, heyecanlıydım, dershaneye gidip test çözüyordum, hoca bana takmıştı ve bir yandan da Kasımda çıkacak Kid A albümünü bekliyordum. Konuyu fazla uzatıp kendi kendime yine gerilmeden söylüyorum, ben o konsere gidemedim. Aslına bakarsanız ben Radiohead'in hiçbir konserine gitmedim. Bu gerçeğin son zamanlarda daha çok yüzüme çarpmasının en büyük nedenlerinden biri, geçen hafta grubun en genci olan Jonny Greenwood'un 39 yaşına girmesi, daha da kötüsü 40'tan gün almaya başlamasıdır.

Hemen belirteyim bu bir Radiohead yazısı değil. Aslında konu, Radiohead'in geçen sene Prag'ta verdiği bir konserin 50 girişimci genç tarafından olabildiğince değişik açılardan filme alınması. Ancak bu iş, bizim gördüğümüz konserlerdeki gibi sol elde çakmak, sağ elde cep telefonu kamerasıyla yapılmıyor tabii. Kullanılan profesyonel ekipmanlar dışında, Radiohead destek amaçlı konserin ses kayıtlarını projede kullanılması için ödünç veriyor. Haliyle hem görsel, bir o kadar da işitsel olarak gözleri dolduran bir çalışma ortaya çıkıyor.

Gerekli bilgiler köşemize geçersek eğer:
Projenin sayfası, Youtube grubu, fotoğraf albümü ilgili linklerde. Ana sayfada, konserde çalınan şarkı listesindeki parçalara tıklanınca ayrı ayrı Youtube'dan performanslar izlenebiliyor. Merak edilen sorunun cevabı olarak, indirme opsiyonları arasında DVD, AVI, Quicktime, MKV ve I (pod,pad,phone) seçenekleri mevcut. PC kullanıcıları için MKV formatını öneriyorum. Kendisi 4.11 GB olup HD kalitesindedir, güvenle kullanabilirsiniz. Ayrıca  yapanlara sordum, Blu-ray formatı sonra gelecek dediler. Sitede en güzel kısmını ise en sona yazmışlar: 

"Strictly not for sale. By the fans for the fans. Please share and enjoy".

Ben yine trailer ve ardından favorim olan birkaç videoyu koyayım da, içim rahat etsin, uykularım kaçmasın.






Konserin en başında, tatlı bir akşamüstü vaktinde gelen "15 Step". Arkasından "Reckoner", "There There" ve en sona da "Lucky". Burası rengarenk oldu zaten, geçmiş olsun.







10.11.10

Mogwai






"Ladies and Gentlemen...Mogwai!"
                             -John Peel (1996)


Kimi parçalar, bu parçaları yapan gruplar aklımda durmadan döner durur. Ne hissettirdiklerini, ne zaman hangi albümlerini dinleyeceğimi, birine karışık kaset yapacak olsam hangi şarkılarını ne sırayla koyacağımı bilirim ama "hele bir otur, anlat neyin nesidir bu gençler?" dediklerinde bir durup soluklanırım. İşte orjinal olmak, kabına sığmamak, dinlerken düşündürmek, müziğe yeni bir soluk, başka bir heyecan getirmek de böyledir. Kendim için değil, Mogwai için söylüyorum.

Kapağını beğenip albüm alınan yıllarımdan olan 2000'e bir kala, sıcak bir temmuz akşamında tanıştım "Come On Die Young" albümüyle. Açılış parçası "Punk Rock" çalmaya başladığında anlamıştım zaten daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemeyeceğini. Sevgili Iggy Pop'un en asi zamanlarında bir Kanada televizyonuna verdiği röportajın üstüne eklenmiş basit bir gitar melodisinden oluşuyordu. Artık sene 2010 uzay çağı olduğu için ben de yazının açılışını o video ile yapabiliyorum. Dinlerken okumak gibisi yok.



Kendilerine sorsanız, "biz post-rock yapmıyoruz" derler. Oysa İskoçya ve İskoçlar denince aklına sadece etek giyen, gayda çalan erkekler; Braveheart, Highlander filmleri ve viski gelen birçok insandan biri olarak ben de post-rock'ı Mogwai, trip-hop'u Massive Attack, Türk popunu da Erol Büyükburç sayesinde tanıdım.

Fakat gerçek buluşma 28 Ekim 2006'daki İstanbul konserlerinde gerçekleşti. Harika bir performans, kötü bir ses sistemi, güzel arkadaşlar, dehşet bir playlist, kapali boğucu bir mekan... İzlediğim en iyi konserlerden biriydi. O zamanki emektar cep telefonumla yaptığım kaydı koymak isterdim ama yapmıyorum çünkü o videoların kalitesinden, sahnedekilerin Blink182 bile olduğuna inandırabilirim herkesi.

Günümüze dönersek, Mogwai Ağustos ayında "Special Moves" ismiyle ilk canlı albümlerini yayımladı. Bununla birlikte bir de "Burning" adında bu seneki Brooklyn konser kayıtlarından oluşan 50 dakikalık bir belgesel ortaya çıktı.

O halde yeni belgesel Burning'ten izlemeye doyamadığım iki video ile başlayayım ben de. Son albüm "The Hawk is Howling" ten  "I'm Jim Morrison, I'm Dead" ve "Scotland's Shame" canlı kayıtları gelsin:





Son olaraksa 14 Şubat 2011'de yeni albümün çıkacağı resmi kaynaklarca kesinleşti. Yine kendi plak şirketleri Rock Action Records'tan yayımlanacak albümün ismi ise gerçekten çok fantasik. Hardcore Will Never Die, But You Will. Doğru söze ne denir? Bahsi geçmişken henüz yeni kararlaştırılan albüm kapağı da şu şekilde:


Videolara geçmeden önce şuradaki linkte nezih, kapsamlı ve güncel bir Mogwai toplamasına ulaşabilirsiniz. Ben de evimde severek kullanıyorum, çok memnunum.

Geldik videolara. İlk önce çok sevdiğim "Hunted by a Freak" ve canlı kaydı (2009 Dublin konserinden):








Çok takdir ederek takip ettiğim La Blogotheque topluluğundan yine harika bir kayıt: "Mogwai Fear Satan".






Hazır hızımızı almışken şahane klibiyle: "Batcat" ardından "We're No Here" ve çok sevdiğim "Friend of the Night" ile "Auto Rock".












Artık biraz yavaşlayalım diyorum ve finaldeki parçalar olarak, "Travel is Dangerous", "Take me Somewhere Nice", "I Know You Are, But What Am I?" ve son olarak da 1999 yılından "Cody" ile bitiriyorum. Ben de bittim çünkü artık dinlerken.







29.7.10

Breaking Bad





"The end justifies the extreme"

"Televizyonda yayınlanan en iyi dizilerden biri". Bunu söyleyen elbette sadece ben değilim. Bütün entel kritikler, hiçbir şeyi beğenmeyen eleştirmenler, saygın köşe yazarları, en çok da benim gibi halkın içinden dizi bağımlıları dahil olmak üzere her gören hayran oluyor, hani  neredeyse kötü bir eleştiri bulmak için çaba sarfetmek lazım. Harika kurgulanmış karakterler ve atmosfer, komedi, dram ve şiddet unsurlarının birleşimi ve tabii müthiş oyuncular. Kazandığı ödülleri buraya kopyalasam görüntü kirliliği olur ve an itibariyle 9 tane Emmy sahibi olan dizinin 2010'u da boş geçmeyceğinden eminim.

AMC tarafından yayınlanan ve X-Files'ın uygulayıcı yapımcılarından Vince Gilligan 'ın yaratıcısı olduğu Breaking Bad'in başrollerini Malcolm in the Middle'ın meşhur babası Bryan Cranston ve Aaron Paul paylaşıyorlar. 20 Ocak 2008'de ilk bölümü yayınlanan dizi 3 sezon ve 33 bölümü geride bıraktı, 4. sezon ise 2011'de başlayacak.

Albuquerque, New Mexico'da bir lisede kimya öğretmeni olan Walter White (Bryan Cranston), karısı Skyler ve engelli oğlu Walter Jr. ile geçim sıkıntısı ve orta yaş bunalımını bir potada eriterek sıkıcı bir hayat sürerken  tedavi edilemeyecek seviyede akciğer kanserine yakalandığını öğrenir. Tek endişesi kendi hayatı değil, karısı ve çocuklarının onun ölümünden sonra nasıl geçineceğidir. Narkotik bürosunda ajan olarak görev yapan kayınbiraderi Hank'i kendisini bir uyuşturucu operasyonuna götürmeye ikna eder. Basılan evde Metamfetamin (diğer isimleriyle: ice, meth, crystal, crystal meth, crank...) adlı uyuşturucu madde üretilmektedir. Baskında evden kaçanın eski öğrencisi romantik serseri Jesse Pinkman (Aaron Paul) olduğunu gören Walter onu ihbar etme tehdidiyle ailesine para kazandırmak için birlikte meth üretmeye ve satmaya zorlar. Jesse'nin eski karavanında Walter'ın da kimya bilgisiyle çölün ortasında imal ettikleri meth piyasadakilerin çok üstünde süpersonik bir kalitede olunca işin içine diğer satıcılar, çeteler girer. Paralar deste deste gelirken cinayetler, kavgalar, ailede sorunlar, kayınbirader narkotikte, uçak düşüyor, ikiz meksikalılar, tavukçu cartel....tamam bu kadarı fazla bile oldu,  tadını kaçırmadan fikir veren videolarla devam edeyim. Öncesinde de faideli ama yasal olmayan gizli (?)  link.


6 dakikalık karakterlerimizi tanıyalım, konsepte dair fikir yürütelim videosu:






Sezon fragmanları içinse:






Diziyi izleyenler içinse birkaç sürpriz hazırlamış yapımcılar:
Ailenizin avukatu Saul Goodman'ın websitesi
Hank ile birlikte çizgi roman tadında interaktif bir cinayet çözümleme oyunu
Son olarak da Mr. White ile birebir kendi gözünüzden tanışma fırsatı, yalnız kendisi biraz sinirli.

5.7.10

Cannes Lions 2010 ve Yılın En İyi Reklamları



Reklamlara özel bir ilgim hiç olmadı. Reklamlar başlayınca ilk kanal değiştiren ya da billboardlarda olup bitenlere pek dikkat etmeyen birisiyim. Fakat diğer yandan arada sırada bloglarda öyle kışkırtıcı/eleştirel/keskin zeka ürünü işlere de denk geliyorum ki hayran olmamak elde değil.

Geçenlerde bir sitede reklam camiasının en kutsal organizasyonlarından Cannes Lions'ın bu yılki ödüllü çalışmalarına denk geldim. Gerçekten de çok acayip işler var...
Reklamların tüketicilerde yarattığı bıkkınlıktan dolayı artık reklamcılar için ilgi çekebilmenin tek yolu belli kalıpların dışına çıkmak ve ahlak değerlerini ters köşeye yatırarak gerektiğinde insanların bir kısmının nefretini kazanma cüretini göstererek hedef kitlenin alkışını almak. Ödüllü eserlere bakınca trendin iyice buraya kaydığı sonucuna varıyorum...

Fotolara tıklayarak yüksek çözünürlükte de inceleyin derim.













Cannes Lions 2010'da ödül kazanan diğer tüm reklamlar için www.adsoftheworld.com

Sokakta Evrim Var


















Duvar boyama sanatını, stop motion tekniğiyle birleştirerek harika işler çıkartan BLU’nun son eseri, yine tadından yenmiyor. Bu kez üç boyutlu objelerinde dahil olduğu çalışmanın teması evrim. BLU’nun taşlamalı anlatımı, iki kilometre öteden tanınabilecek kendine has illüstrasyonları ve Andrea Martignoni'nin cuk oturan müzikleriyle "BIG BAG BIG BOOM", kesinlikle son dönemlerde izlediğimiz en iyi çalışma.




4.7.10

Kinetik Tipografi ve Getirdikleri





















Kinetik tipografi adından da anlaşılacağı üzere web siteleri, film jenerikleri, müzik videoları veya reklamlarda artık sıkça görmeye alıştığımız, genelde Flash ve After Effects programları kullanılarak hareket eden metinlerle yapılan bir dijital animasyon türü. Son zamanlarda çok başarılı amatör ve profesyonel örnekleriyle karşılaştığım için şöyle bir bakayım dedim ama "yok bunu da koyayım, şu da çok güzelmiş" derken resmen yüzlercesi arasında saatlerce kayboldum. "Nasıl oluyor bu işler"? diyenler için açıklayıcı bir eğitim videosu da mevcut. Ne de olsa "söz uçar yazı kalır" diyeceğim ama anlaşılan artık ikisi de mütemadiyen uçuyor.

İlk önce favori filmlerimizin unutulmayan diyaloglarından başlayalım. Zaten en beğendiklerim düz yazı şeklinde değil de içinde animasyonlar barındıran ve diyaloglardaki vurguyu metinle hissettirebilenler oluyor. O halde herkesin sevdiği "Fight Club"'taki meşhur "kimyasal yanık" hadisesinden başlayalım.






"V for Vendetta" filminde V'nin kendini Eevy'e takdim ettiği unutulmaz sahne.






1976 yapımı "Network" filmindeki muhteşem performansıyla Peter Finch ve tabii "Mad as Hell".






Efsanevi "The Big lebowski"'deki Jesus diyaloğu.






"Why so serious"?, "Choose Life" ve "Freedoooom"! yazdıktan sonra hangi filmler olduklarını açıklamaya gerek yok sanırım.










Film değil bir dizi ama birçok film karakterinden daha büyük bir isim. Ailemizin doktoru Gregory House:






Şimdiki çalışma ise dizi de film de değil ama bizimle konuşan sapık bir televizyonu anlatan harika bir çalışma.






Müzik parçalarıyla yapılan örneklere de geçersek eğer, Barack Obama'nın seçim kampanyası için yapılan Mc
Yogi'nin "Vote for Hope" isimli oldukça profesyonel bir çalışması ve aykırı, underground hip-hop sanatçısı Mos Def'ten "Casa Bey"








Manu Chao ve klasikleşmiş marşı "Bongo Bong" ve Citizen Cope'dan "Let the Drummer Kick"








Şimdi de Cypress Hill "Jump Around" ve Black Flad "Gimme Gimme Gimme"








2 tane de özellikle sona bıraktığım video var. İlki Iggy Pop'un Kanada televizyonunda yayınlanan bir programda yaptığı konuşmayı gitar bestesiyle yorumlayan Mogwai'den "Punk Rock" ve akabinde "70 Years of Revolutionary Protest Music" isimli bir çalışma geliyor ancak videodaki 3. şarkıya çok dikkat edelim.  Ama çok..çok dikkat edelim.



30.6.10

Blur'den yeni albüm yok















Blur'ün son kaydı "Fool's Day"'in duyulmasının üzerinden bir ay geçti. Grubun tekrar bir araya gelişinin haberi ise daha da uzun bir süredir ortalarda. Blur şarkıyı özel olarak Record Store Day denilen oluşum için sadece plak olarak çıkarttı. Ayrıca korsana rağbet olmasın diyerek  resmi sitesinden ücretsiz indirme imkanı da verdi. Damon Albarn " böyle single yapmak gayet güzel, evet yenilerini yapacağız ama insanlar yeni bir Blur albümü beklemesinler. Sadece yeni şarkıların tadını çıkarsınlar" diyerek konuya bir açıklık getirdi. O zaman biz de yeni albüm beklemeyelim ama içinde Türkiye ayağı da olan bir tur istiyoruz diyelim.


28.6.10

Iñárritu Kafası















Kültürel eklektizm, globalleşme, kelebek etkisi ve futbol...

Halen izlemeyen kaldı mı bilmiyorum ama güncelliği dert eden bir blog olmadığımız ortada. İzlemediyseniz kesin izleyin, izlediyseniz de artistik yapmayın bir daha izleyin.

In The Loop



Hayatımın 6 senesini "Siyaset Bilimi" diploması almaya adamış bir adam olarak yıllar sonra meslek eğitimime baktığımda; "bilmediğin şeyleri biliyormuş gibi gösterme sanatı...", "ne kadar sıçıp batırsan da insanlar üzerindeki gücünle bundan avantaj sağlama taktikleri...", "ukalalık ve demagoji öğretileri...", "gammazlama ve şantajın incelikleri...", "yaptığın pisliği hukuğu manipüle ederek meşrulaştırma alıştırmaları..." gibi temel noktalar üniversitenin bana kattıkları olarak aklıma ilk gelenler... Paragraflar haline getirilerek oldukça genişletilmiş ve kelime kelime ezberletilmeye çalışılan siyasetin bu kutsal öğretilerini sallamayıp ezberlemeseniz bile, en azından duvara bit kadar arial fontlarla yazdığınız kopyalarda ya da hece hece arkanızdaki arkadaşınızın fısıltısında doğru cevapları kağıda panikle geçirme esnasında her biri beyninizin kımıl kımıl dehlizlerine bir daha çıkmamak üzere yerleşiyor...
Okul süresince anlatılan her gereksiz dersten ve girilen ezbere dayalı her anlamsız sınavdan sonra git gide, bir çığ gibi büyüyen apolitikleşme süreci yıllar sonra mezuniyetle beraber durur ve tekrar normalleşme süreci başlar... Fakat ülke ve dünya siyaseti de bi' acayip gelmeye başlar insana... Sonra, yaşadığın ülkenin başbakanının her an cebinden çakısını çıkarıp "van minut, van minut, al ulan sana van minut eşşoğleşşek " haykırışları içerisinde yanındaki lavuğun boynuna saplayabileceğinden tırsarak uluslararası bir canlı yayın izlersin... Kendine gelir bi silkinirsin... "Yürrüüü koççuuum!" çekenlere aslında ne olup bittiğini anlatmaya falan da -bir daha hiç- yeltenmezsin... Verdiğin 84 Siyaset Bilimi dersi aklına gelir ve "hassiktir!" dersin...


Siyasetle kafa bulmak çok kolay gibi gözükse de aslında değil... Bunu karikatür dergileri kadar iyi yapan film ya da dizi bulmak da imkansız... Politika başlı başına komik, siyaset arenasındaki aktörlerin söyledikleri ve yaptıkları da kendiliğinden absürd olduğu için ortaya eleştiri dışında komedi katmak bence epey zor oluyor... Politik aktörlerin diyaloglarındaki anlamsızlığı en iyi verebilecek absürtlükte bir senaryo işinin altından kimin kalkabileceğini düşününce sadece İngilizlerin (ve belki Cohen'lerin) bunu becerebileceğine dair bir kanıya vardım. Gerçekten de öyle olmuş...

In The Loop
'ta film başladıktan sonra ilk 15 dakika diyaloglara yetişmekte, kimin kim olduğunu anlamakta biraz afallasanız da bu süre sonunda taşlar az çok yerine oturmuş oluyor. Birbirinden rahatsız, birbirinden acayip heriflerin ve kadınların -ki bunlar bakanlar, senatörler, generaller vs. oluyorlar- uğraştıkları şeylere, bu insansıların aptallıklarına, anlamsız psikozlarına, hatta en önemlisi boş amaçlarına ve yöntemlerine tanık olurken film onları aslında eleştirmiyor. Onları eleştirilmeye layık görmüyor ve eleştirmeye tenezül bile etmiyor... Siyaseti ve politikacıları o kadar aşağılıyor ki filmi askerde izleseniz ertesi gün sabah içtimasında generale nanik yapma ya da mecliste çalışıyorsanız sabah bakanlardan birinin ensesine şaplak çalma isteği uyandırabilir. İngiliz komedileriyle biraz haşır neşirseniz ve tarzlarına uyuz olmuyorsanız In The Loop size yarıla-yarıla gülme garantisi verebilir...



24.6.10

And So I Watch You From Afar


























Bazı özel gruplar vardır kendi sesleri olan. Dinlediğinizde algılarsınız başka birşeye benzemediğini. Irlandalı And So I Watch You From Afar (ASIWYFA) da bu etkiyi bırakmıştı bende ilk duyduğumda. Saf enerji, coşku, kaotik gitarlar, patlayan davullar, dehşet konser performansları...Genel geçer bilinen Post-rock'ın üstündeki melankolik havayı dağıtan,ölü toprağını uçuran o hardcore, progressive,punk,thrash sound. Aylar boyunca dönüp durdu 2009 çıkışlı grubun adını taşıyan son albümleri listemde ve gittiğim her yerde. Kafamda bir türe oturtmaktan çoktan vazgeçtim çünkü onlar kendi müziklerini yapıyorlar, kendi gitarlarını parçalıyorlar ve yerlerinde hiç durmuyorlar. Bahsettiğim o enerji de zaten burada ortaya çıkıyor ve böyle bir tadın sadece bu grupta varolduğunu anladığınız an zaten bir daha vazgeçemiyorsunuz. Her zamanki gibi sözün bittiği yerde de videolar başlıyor zaten.


Önce harika klibiyle "A Little Solidarity Goes A Long Way"






"Voiceless" da eksik kalamaz tabii.






"This Is Our Machine And Nothing Can Stop It" isimli EP'lerinden "Holylands, 4am"






Klipleri bitirdikten sonra en heyecanlı kısma gelmiş bulunmaktayız. O da tabii canlı performanslar. Grup kendini bu konserlerde belli ediyor zaten izleyince siz de yazdıklarıma hak vereceksiniz. Hayranı olduğum Bandwidth ekibi yine yapacağını yapmış. "Set Guitars to Kill", "S is For Salamander" geliyor ardı ardına. Ekibin 3. videosu ise grubun aynı iki parçayı Dublin'de alelade bir müzik mağazasında çalarken görüntülendiği oldukça doğal bir performans. Öyle ki haftada en az bir kere izlemeden kendime gelemiyorum.












Dayanamayıp "A Little Solidarity Goes A Long Way" ve "I Capture the Castles" parçalarını da koyuyorum o halde.



14.6.10

Ambulans: Albüm öncesi ilk konser




Yeni grupları, yeni şarkıları dinleyip değerlendirmeyi beğeniyoruz.Yerli rock gruplarından bir yenisi Ambulans "Ambulans albüm öncesi ilk konser" adı altında bir etkinlik haberi vermiş Facebook sayfasından.


Bazı şarkılarını şöyle bir dinlemiş biri olarak konsere gitmeye değer diyebilirim. Albüm öncesi yeni bir grup dinleyip kendince irdelemek isteyenler için konser 17.06.2010 Perşembe günü saat 17.30'da Galatasaray Lisesi'nde.

9.6.10

Russian Circles



















Post-rock, Progressive post-rock, math-metal,  prog-rock, post-math-metal. Artık ben de bu türler arasında kaybolup gidiyorum hangisi uygun diye bulmaya çalışırken. Zaten müziği anlatmak zor zanaattır hep söylerim. O yüzden bir kalıba sokmak ne kadar uygundur bu apayrı bir tartışma konusu tabii günümüzde.

3 tane adam var Chicago'lu, 3 tane albümleri çıktı bugüne kadar [Enter (2006), Station (2008), Geneva(2009] ve yukarıda saydığım türlerin bütün elementlerini hayata geçirmiş ve bunu o kadar temiz bir şekilde icra ediyorlar ki aklım almıyor bazen. Saf, katıksız, gümbür gümbür geliyorlar. Albümler genelde 5-6 şarkıyı geçmiyor, hikayenin devamı gibi sanki hep akıyorlar kendi bütünlüklerini tamamlayarak. Bazen yavaş yavaş giriyor parça, melodik ilerliyor(Micah, Melee), bazen hiç acımadan eneriyi alıyorsunuz (Death Rides A Horse, Geneva), kimi zaman hep sakin sulardasınız (You Already Did, Xavii). Demek istediğim şu; mühim olan grubu bir türe oturtmak değil, grubun sizi nereye götürdüğüne bakmak lazım. Russian Circles albümlerini baştan sona şarkı atlamadan dinlediğim, kafamda kırk tilki dolaştırıp bunların kuyruklarını birbirine değdirmeden katıksız bir zihin açıklığı yaratan ender gruplardan. 


Artık sözü kısa geçip icraatlara gelmenin vaktidir öyleyse. Hızı kesmeden "Station" albümünden "Youngblood" parçasıyla başlayalım.






"Enter" albümünden "Micah":






"Station" albümünden "Verses":






"Enter" albümünden ve benim favori parçalarımdan "Carpe" olmazsa olmaz.






Son albüm "Geneva"'dan harika "Melee":






"Geneva" albümünden "Malko"'nun canlı kaydı sırada:






"Enter" albümünden aynı isimli şarkının canlı performansı:






ve tabii "Death Rides a Horse"