Pages

13.11.10

Radiohead - Live in Praha











Enlem boylam hesaplarına girildiğinde, Radiohead "yalnız ve güzel" ülkemize bundan 10 sene önceki Selanik konserinde en yakın olmuştu. O yıl malesef benim için ÖSS yılıydı. 18 yaşındaydım, heyecanlıydım, dershaneye gidip test çözüyordum, hoca bana takmıştı ve bir yandan da Kasımda çıkacak Kid A albümünü bekliyordum. Konuyu fazla uzatıp kendi kendime yine gerilmeden söylüyorum, ben o konsere gidemedim. Aslına bakarsanız ben Radiohead'in hiçbir konserine gitmedim. Bu gerçeğin son zamanlarda daha çok yüzüme çarpmasının en büyük nedenlerinden biri, geçen hafta grubun en genci olan Jonny Greenwood'un 39 yaşına girmesi, daha da kötüsü 40'tan gün almaya başlamasıdır.

Hemen belirteyim bu bir Radiohead yazısı değil. Aslında konu, Radiohead'in geçen sene Prag'ta verdiği bir konserin 50 girişimci genç tarafından olabildiğince değişik açılardan filme alınması. Ancak bu iş, bizim gördüğümüz konserlerdeki gibi sol elde çakmak, sağ elde cep telefonu kamerasıyla yapılmıyor tabii. Kullanılan profesyonel ekipmanlar dışında, Radiohead destek amaçlı konserin ses kayıtlarını projede kullanılması için ödünç veriyor. Haliyle hem görsel, bir o kadar da işitsel olarak gözleri dolduran bir çalışma ortaya çıkıyor.

Gerekli bilgiler köşemize geçersek eğer:
Projenin sayfası, Youtube grubu, fotoğraf albümü ilgili linklerde. Ana sayfada, konserde çalınan şarkı listesindeki parçalara tıklanınca ayrı ayrı Youtube'dan performanslar izlenebiliyor. Merak edilen sorunun cevabı olarak, indirme opsiyonları arasında DVD, AVI, Quicktime, MKV ve I (pod,pad,phone) seçenekleri mevcut. PC kullanıcıları için MKV formatını öneriyorum. Kendisi 4.11 GB olup HD kalitesindedir, güvenle kullanabilirsiniz. Ayrıca  yapanlara sordum, Blu-ray formatı sonra gelecek dediler. Sitede en güzel kısmını ise en sona yazmışlar: 

"Strictly not for sale. By the fans for the fans. Please share and enjoy".

Ben yine trailer ve ardından favorim olan birkaç videoyu koyayım da, içim rahat etsin, uykularım kaçmasın.






Konserin en başında, tatlı bir akşamüstü vaktinde gelen "15 Step". Arkasından "Reckoner", "There There" ve en sona da "Lucky". Burası rengarenk oldu zaten, geçmiş olsun.







10.11.10

Mogwai






"Ladies and Gentlemen...Mogwai!"
                             -John Peel (1996)


Kimi parçalar, bu parçaları yapan gruplar aklımda durmadan döner durur. Ne hissettirdiklerini, ne zaman hangi albümlerini dinleyeceğimi, birine karışık kaset yapacak olsam hangi şarkılarını ne sırayla koyacağımı bilirim ama "hele bir otur, anlat neyin nesidir bu gençler?" dediklerinde bir durup soluklanırım. İşte orjinal olmak, kabına sığmamak, dinlerken düşündürmek, müziğe yeni bir soluk, başka bir heyecan getirmek de böyledir. Kendim için değil, Mogwai için söylüyorum.

Kapağını beğenip albüm alınan yıllarımdan olan 2000'e bir kala, sıcak bir temmuz akşamında tanıştım "Come On Die Young" albümüyle. Açılış parçası "Punk Rock" çalmaya başladığında anlamıştım zaten daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemeyeceğini. Sevgili Iggy Pop'un en asi zamanlarında bir Kanada televizyonuna verdiği röportajın üstüne eklenmiş basit bir gitar melodisinden oluşuyordu. Artık sene 2010 uzay çağı olduğu için ben de yazının açılışını o video ile yapabiliyorum. Dinlerken okumak gibisi yok.



Kendilerine sorsanız, "biz post-rock yapmıyoruz" derler. Oysa İskoçya ve İskoçlar denince aklına sadece etek giyen, gayda çalan erkekler; Braveheart, Highlander filmleri ve viski gelen birçok insandan biri olarak ben de post-rock'ı Mogwai, trip-hop'u Massive Attack, Türk popunu da Erol Büyükburç sayesinde tanıdım.

Fakat gerçek buluşma 28 Ekim 2006'daki İstanbul konserlerinde gerçekleşti. Harika bir performans, kötü bir ses sistemi, güzel arkadaşlar, dehşet bir playlist, kapali boğucu bir mekan... İzlediğim en iyi konserlerden biriydi. O zamanki emektar cep telefonumla yaptığım kaydı koymak isterdim ama yapmıyorum çünkü o videoların kalitesinden, sahnedekilerin Blink182 bile olduğuna inandırabilirim herkesi.

Günümüze dönersek, Mogwai Ağustos ayında "Special Moves" ismiyle ilk canlı albümlerini yayımladı. Bununla birlikte bir de "Burning" adında bu seneki Brooklyn konser kayıtlarından oluşan 50 dakikalık bir belgesel ortaya çıktı.

O halde yeni belgesel Burning'ten izlemeye doyamadığım iki video ile başlayayım ben de. Son albüm "The Hawk is Howling" ten  "I'm Jim Morrison, I'm Dead" ve "Scotland's Shame" canlı kayıtları gelsin:





Son olaraksa 14 Şubat 2011'de yeni albümün çıkacağı resmi kaynaklarca kesinleşti. Yine kendi plak şirketleri Rock Action Records'tan yayımlanacak albümün ismi ise gerçekten çok fantasik. Hardcore Will Never Die, But You Will. Doğru söze ne denir? Bahsi geçmişken henüz yeni kararlaştırılan albüm kapağı da şu şekilde:


Videolara geçmeden önce şuradaki linkte nezih, kapsamlı ve güncel bir Mogwai toplamasına ulaşabilirsiniz. Ben de evimde severek kullanıyorum, çok memnunum.

Geldik videolara. İlk önce çok sevdiğim "Hunted by a Freak" ve canlı kaydı (2009 Dublin konserinden):








Çok takdir ederek takip ettiğim La Blogotheque topluluğundan yine harika bir kayıt: "Mogwai Fear Satan".






Hazır hızımızı almışken şahane klibiyle: "Batcat" ardından "We're No Here" ve çok sevdiğim "Friend of the Night" ile "Auto Rock".












Artık biraz yavaşlayalım diyorum ve finaldeki parçalar olarak, "Travel is Dangerous", "Take me Somewhere Nice", "I Know You Are, But What Am I?" ve son olarak da 1999 yılından "Cody" ile bitiriyorum. Ben de bittim çünkü artık dinlerken.







29.7.10

Breaking Bad





"The end justifies the extreme"

"Televizyonda yayınlanan en iyi dizilerden biri". Bunu söyleyen elbette sadece ben değilim. Bütün entel kritikler, hiçbir şeyi beğenmeyen eleştirmenler, saygın köşe yazarları, en çok da benim gibi halkın içinden dizi bağımlıları dahil olmak üzere her gören hayran oluyor, hani  neredeyse kötü bir eleştiri bulmak için çaba sarfetmek lazım. Harika kurgulanmış karakterler ve atmosfer, komedi, dram ve şiddet unsurlarının birleşimi ve tabii müthiş oyuncular. Kazandığı ödülleri buraya kopyalasam görüntü kirliliği olur ve an itibariyle 9 tane Emmy sahibi olan dizinin 2010'u da boş geçmeyceğinden eminim.

AMC tarafından yayınlanan ve X-Files'ın uygulayıcı yapımcılarından Vince Gilligan 'ın yaratıcısı olduğu Breaking Bad'in başrollerini Malcolm in the Middle'ın meşhur babası Bryan Cranston ve Aaron Paul paylaşıyorlar. 20 Ocak 2008'de ilk bölümü yayınlanan dizi 3 sezon ve 33 bölümü geride bıraktı, 4. sezon ise 2011'de başlayacak.

Albuquerque, New Mexico'da bir lisede kimya öğretmeni olan Walter White (Bryan Cranston), karısı Skyler ve engelli oğlu Walter Jr. ile geçim sıkıntısı ve orta yaş bunalımını bir potada eriterek sıkıcı bir hayat sürerken  tedavi edilemeyecek seviyede akciğer kanserine yakalandığını öğrenir. Tek endişesi kendi hayatı değil, karısı ve çocuklarının onun ölümünden sonra nasıl geçineceğidir. Narkotik bürosunda ajan olarak görev yapan kayınbiraderi Hank'i kendisini bir uyuşturucu operasyonuna götürmeye ikna eder. Basılan evde Metamfetamin (diğer isimleriyle: ice, meth, crystal, crystal meth, crank...) adlı uyuşturucu madde üretilmektedir. Baskında evden kaçanın eski öğrencisi romantik serseri Jesse Pinkman (Aaron Paul) olduğunu gören Walter onu ihbar etme tehdidiyle ailesine para kazandırmak için birlikte meth üretmeye ve satmaya zorlar. Jesse'nin eski karavanında Walter'ın da kimya bilgisiyle çölün ortasında imal ettikleri meth piyasadakilerin çok üstünde süpersonik bir kalitede olunca işin içine diğer satıcılar, çeteler girer. Paralar deste deste gelirken cinayetler, kavgalar, ailede sorunlar, kayınbirader narkotikte, uçak düşüyor, ikiz meksikalılar, tavukçu cartel....tamam bu kadarı fazla bile oldu,  tadını kaçırmadan fikir veren videolarla devam edeyim. Öncesinde de faideli ama yasal olmayan gizli (?)  link.


6 dakikalık karakterlerimizi tanıyalım, konsepte dair fikir yürütelim videosu:






Sezon fragmanları içinse:






Diziyi izleyenler içinse birkaç sürpriz hazırlamış yapımcılar:
Ailenizin avukatu Saul Goodman'ın websitesi
Hank ile birlikte çizgi roman tadında interaktif bir cinayet çözümleme oyunu
Son olarak da Mr. White ile birebir kendi gözünüzden tanışma fırsatı, yalnız kendisi biraz sinirli.